17 Ağustos 2017 Perşembe

Tek Boynuzlu At - Iris Murdoch

Murdoch okumalarım devam ediyor. Yazarın 1963’te yazığı Tek Boynuzlu At’ı Can Yayınları’nın 1983 baskısından okudum. 365 sayfalık kitabı Tülin Nutku çevirmiş.

Kitabımız genç bir öğretmen olan Marian’ın gazetede gördüğü ilana cevap vermesi ve yatılı öğretmenlik teklifini kabul ederek çok küçük bir kasabada yer alan Gaze Şatosuna gitmesiyle başlar. Ancak Gaze’de hiç çocuk yoktur, Marian aslında evde hapis hayatı yaşayan genç Hannah’a arkadaşlık etmek üzere işe alınmıştır. Gaze’de adeta herşey bir sır perdesi altındadır. Ev halkının hepsi birbirinden ilginçtir; Gerald genç ve güçlü bir erkek olarak hem eve kahyalık eder hem de Hannah’ın uzaktaki eşi Peter için Hannah’a gardiyanlık eder. Violet de Hannah’ın uzak akrabası ve ev işlerine yardımcıdır, kardeşi Jamesie Gerald’a yardımcılık eder ve Denis de uşaktır. Ama burada karmaşık bir ilişkiler yumağı vardır. Ayrıca Gaze’in karşısındaki Ride Şatosu’nda yaşlı öğretim görevlisi Max, kızı Alice, oğlu (aynı zamanda Hannah’ın eski aşkı) Pip yaşar, arada Max’ın eski öğrencisi ve Alice’in aşkı Effingham onları ziyaret eder.

Kişileri kısaca tanıtmak bile karmaşık ilişkilerin çok azını gösteriyor bize. Marian’ın gelişi ve Hannah’ın özgür kalması gerektiğine olan inancı, bir de kişileri buna ikna etmeye çalışması bütün dengeleri alt üst eder.

Kitabın ilk yarısı evin ve kişilerin gizemi beni oldukça etkiledi, ama devamında ilişkiler ve olaylar daha da karmaşıklaştı. Murdoch’un hemen hemen bütün romanlarında kişiler ve ortam ne kadar gerçekçi bir şekilde yazılmış olursa olsun olaylar mutlaka absürt bir noktaya geliyor. Tabi bunun amacı her ne kadar okuru şaşırtmak olsa da esas amaç bir felsefeci olan yazarın bir takım kavramları tartışmak istemesi. Bu kitapta inanç, ahlak ve iyilik kavramları üzerinde durmuş yazar.

Kitabın başında Nazan Tukin Aksoy’un aydınlatıcı bir önsözü yer alıyor.

.... Anlattığı çarpıcı, hatta yer yer irkiltici olaylar, birbirini izleyen şaşırtıcı serüvenler romanına sürükleyicilik katar. Öykü üstünkörü bir gözle okunduğunda okur belli bir tad alabilir ama bütün bu yadırgatıcı, garip olayların anlamı nedir diye kendine sormaya başlarsa, romanın taşıdığı düşünsel, felsefi içerikle karşı karşıya gelir. Murdoch’un felsefi temaları geleneksel öykü anlayışı içinde işlemesi, onu hem gerçekçi İngiliz yazarlarından ayırır, hem de Sartre, de Beauvoir, Camus gibi felsefi içerikli romancılara yaklaştırır.

... Bir felsefeci olarak ele aldığı sorunlarla, bir romancı olarak dile getirdiği dünya birbirinden ayrılmaz. Nitekim romancıyı şöyle tanımlar; ’
Bir romancı, filozofun daha karışık biçimde gördüğü bir şeyi, yani insan aklının yapısının bir kereliğine ve her zaman için geçerli olarak ortaya konulmuş kaskatı bir araç olmadığını, içten içe anlamış bir kimsedir.'

... Murdoch bireyler arası iletişimin koptuğu böyle bir çağda onun yeniden kurulması, bununla hayata yeni bir anlam kazandırılması için yeni bir felsefeye, bir ahlak felsefesine gereksinin olduğu düşüncesini savunur. Onun bütün yazarlık etkinliği, çağımızda eksikliğini duyduğu ahlak felsfesibe bir katkıda bulunma amacına yöneliktir.

Arka kapakta ise kitap şu şekilde tanıtılıyor;

Tek Boynuzlu At, olağan bir dünyadan, olağandışı bir dünyaya gelen iki insanın gözüyle anlatılır. Sürükleyici, ilginç olaylarıyla, değişik, cinsellikle maneviliğin birleşip kaynaştığı bir dünyadır bu.

Ben kitabı sevdim, açıkçası olaylarını anlamına çok fazla kafa yorduğumu söyleyemeyeceğim, ama üstünkörü okunsa bile olaylar düşündürücü ve kitabın dili her şekilde çok güzel, dolayısıyla kitabın felsefi altyapısı gözünüzü korkutmasın. Kitabın her bölümü son derece olaylı ancak bir noktadan sonra bu arka arkaya gelen şok edici olaylar biraz etkisini kaybediyor açıkçası. Yine de keyifli bir okuma oldu benim için, size de keyifli okumalar dilerim :)

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Yeni Bahar (Zaman Çarkı 0) - Robert Jordan

Yeni Bahar, 14 kitaptan oluşan Zaman Çarkı serisinin başlangıç kitabı, yani Yeni Bahar dışında tam 14 kitap var Zaman Çarkı serisinde. Kitabımız İthaki Yayınları’ndan 2016’da çıkmış (3. baskı), Niran Elçi tarafından çevrilmiş ve 341 sayfa.

Başlangıç kitabında kahramanımız kitabında başında bir kabul edilmiş, ortalarından sonra ise bir Aes Sedai (özel güçlere sahip bir nevi rahibe diyebiliriz belki) olan Moraine’dir. Bir gece tesadüfen duyduğu bir kehanet Moraine’i harekete geçirir, çünkü kehanet ejderin doğduğunu haber vermektedir. Bu aynı zamanda kıyamet habercisidir. Moraine ilk olarak Aes Sedai’liğe yükselmeyi sonra da Ejder’i kötü niyetli kişilerden (örneğin gizli Kara Ajah’ın üyelerinden) önce bulmayı ummaktadır. Ancak Aes Sedai’liğe yükselse bile önünde pek çok engel vardır. Yine de kendisi gibi Aes Sedai olan arkadaşı Siuan ve Malkier (karışık bir durumla) kralı Lan ona bu macerada yardım edeceklerdir.

Kitap iç kapağındaki özeti de buraya alsam iyi olacak;

“Tar Valon kuşatılmış, Vakanüvis dünyayı Karanlık Varlık’tan kurtarabilecek yegane insanın, Ejder’in doğduğuna dair kehanette bulunuyor ve sırf tesadüf eseri, Vakanüvis’in yanında Moiriane Damodred ve Siuan Sanche var. Dünyanın Gözü’nde Emond Meydanı’na gelen soğuk ve vakur Aes Sedai’den çok farklı bir Kabul Edilmiş olan saf, eşek şakalarından hoşlanan Moiraine Damodren, en iyi arkadaşı Siuan Sanche ile birlikte, yeni doğan bebeği bulmayı ve ona yardım etmeyi aklına koyuyor.”

Serinin diğer kitaplarının arkasında detaylı bir sözlük eklenmiş ama nedense bu kitaba koymamışlar.

Kitabı çok beğendim, uzun zamandır fantastik kurgu okumamıştım ve bu kitap türün en iyi örneklerinden biri kabul ediliyor. Hatta arka kapakta “Bugüne kadar yazılmış en görkemli fantastik kahramanlık öyküsü” yazıyor. Ben özellikle Aes Sedai’lerin Beyaz Kule’deki yaşamlarını anlatan kısımları sevdim. Fantastik bir şeyler okumak isterseniz beğeneceğinizi tahmin ediyorum, tek bir sayfada bile sıkılmadan okudum. Yazar gerçekten ustalığını konuşturmuş, öyle ki en ufak benzetmede bile sizi düşündürecek bir şeyler var. Keyifli okumalar dilerim.

Resim:http://www.rantingdragon.com/wp-content/uploads/2011/01/NewSpringsmall.jpg

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Saç Maskesinden Süslü Kutuya

Merhaba! Çok ahım şahım bir iş yapmadım aslında ama işte sizinle de paylaşayım dedim:)) Kutulara bayılıyorum ve ev her türden her boydan kutu dolu. Belki de çok fazla ıvır zıvır olduğundan, düzeni sağlamak için kutulara çok ihtiyaç duyuyorum. Evdeki büyük boy kutuların çoğunu satın aldım ama bir kısmı da satın aldığım şeylerin paketleri. Tabi hoş bir görüntü için onları kağıtla kaplıyorum veya bir şekilde süslüyorum. Süslerken en çok kullandığım malzemeler de desenli bantlar ve çıkartmalar. Bu "eserimde" de (:P), önce kutunun üzerindeki etiketleri çıkardım, kalın bir desenli bantla kapladım, kapakta yine desenli bant kullandım, kapağın üstünü de şu tarzda değişik çıkartmalar kullandım. Burada çeşitlerini görebilirsiniz. Aslında bu çıkartmalar kutu süsleme işine girmemin esas sebebi, o kadar hoşuma gittiler ki bir yerde kullanmak istedim. İŞte sonuç böyle oldu. Umarım beğenmişsinizdir, sevgiler:)


1 Ağustos 2017 Salı

Remzi Kitabevi’nden Resimli Masallar

Çocuk kitaplarını seviyorum, hele de güzel illüstrasyonlarla süslenmişlerse... Remzi Kitabevi geçen yıl muhteşem bir seri çıkardı, Resimli Dünya Masalları, Binbir Gece Masaalları, Andersen Masalları ve Grimm Masalları’ndan oluşan seri kabarık cilti ve kuşe kağıda basılmış. Yaklaşık 300 sayfalık olan kitaplar gördüğünüz üzere son derece kaliteli, basım Birleşik Arap Emirlikleri’nde yapılmış. Ben Resimli Dünya Masalları ve hep merak etmiş olduğum Binbir Gece Masalları’nı aldım.


Resimli Dünya Masalları 256 sayfa, içinde farklı anlatıcıların kaleme aldığı farklı ülkelerden derlenmiş tam 17 masal var. Kitabın sonunda masallar hakkında küçük bilgiler ve hangi ülkelere ait oldukları verilmiş. İllüstrasyonlar Sara Ginassi’ye ait. Çeviriyi Cem Sarp yapmış. Açıkçası masalların çoğu pek ilgi çekici değil ama illüstrasyonlarla birlikte muhteşem bir kitap ortaya çıkmış.


Binbir Gece Masalları 311 sayfa, anlatıcı Anna Milbourne, resimleyen Alida Massari, çeviren Seda Çıngay. İlk basım 2012’ymiş, ikinci basım 2015, yani sanırım kitabı biraz geç keşfetmişim. İçinde 9 masal var, Ali Baba ve Kırk Haramiler, Alaaddin’in Sihirli Lambası gibi tanıdık masalların yanısıra bilmediğim değişik masallara da rastladım. Genel olarak keyifliydi, bu kitanın illüstrasyonlarına özellikle bayıldım. Kitabın sonunda Binbir Gece Masalları hakkında da bilgi verilmiş ve masalların en eski kopyası olan 14. yy’dan kalma elyazmasının resmi de var.

Çocukların bu seriye bayılacağına eminim, dediğim gibi masalar beni benden almadı ama resimlerle birlikte çocukların hayal güçlerine besleyeceklerine inanıyorum, kitapların son derece kaliteli olduğunu bir kere daha söylemek isterim. Umarım siz de seversiniz, keyifli okumalar.

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Değişen Dünyada Bir Sanatçı - Kazuo Ishiguro

Kazuo Ishiguro'dan daha önce Beni Asla Bırakma ve Uzak Tepeler isimli kitapları okumuştum. Bu sefer yine sevgili blogger arkadaşım Gül Akça'nın önerisiyle Yapı Kredi Yayınları'ndan 2015'de çıkan Değişen Dünyada Bir Sanatçı kitabını aldım. Kitap ilk kez 2008 yılında Turkuaz Yayınevi tarafından yayınlanmış.

Yazar hakkında Beni Asla Bırakma romanından bahsederken yer verdiğim kısa bilgiyi buraya da aktarayım;

1954 doğumlu yazarımız aslen Japon olmasına rağmen 5 yaşında taşındığı İngiltere'de büyümüş ve aslında Japon kültürüne de biraz uzak kalmış. Kent Üniversitesi'nde İngilizce ve Felsefe eğitimi almış. Malcolm Bradbury'den Yaratıcı Yazarlık eğitimi almış. Daha sonra akıl hocası Angela Carter ile tanışmış. Ishiguro hemen hemen her yazdığı kitapla ya ödül almış ya da ödüllere aday gösterilmiş. Beni Asla Bırakma da Time Dergisi tarafından İngilizce Yazılmış En İyi 100 Roman arasında gösterilmiş.


Değişen Dünyada Bir Sanatçı 162 sayfadan oluşuyor. Anlatım 1948, Nisan 1949 ve Haziran 1950 olarak üç bölümde yapılmış. Kahramanımız Masuji Ono devlet sanatçılığı ünvanına sahip ünlü bir ressamdır. Bugün evli, iki yetişkin kızı, bir torunu olan büyük bir ressam olsa da geçmişi oldukça yoğundur. Önce ailesini karşısına alıp çok zorlu çalışmalardan geçerek önce yetkin bir ressam olmuş, ardından hemen her başarılı ressam gibi kendi öğrencilerini yetiştirmiştir, bunların yanı sıra ikinci dünya savaşı gibi büyük bir travmayı atlatmış, bir de oğlunu savaşta kaybetmiştir. Ancak geçmiş peşini bırakmaz, küçük kızı Noriko evlenme çağına gelmiştir ve iki tarafın karşılıklı tuttukları özel dedektiflerin titiz araştırmaları ile yürüyen (!!) evlilik görüşmeleri ile sürekli Ono'nun karşısına çıkmakta ve Noriko'nun evlenememesine sebep olmaktadır. Kitapta "Çin Buhranında takındığı tutum" gibi yüzeysel bir şekilde bahsedilen durum tahminimce 1931 yılında Çin'deki büyük buhranı fırsat bilen Japonlar'ın Çin'i işgale çalışması olduğunu sanıyorum. Ono, bu dönemde "olması gerektiği gibi" vatansever bir tutum takınmıştır ama şimdi o döenmde savaş yanlısı davrandığı için üzüntü duymaktadır...

Arka kapak yazısında...

"Dünyaya bir ressamın gözünden bakmak, ayrıntılarda gizlenenleri keşfetmemizi sağlar. Masujio Ono, İkinci Dünya Savaşı'nda harabeye dönmüş şehrini ve artık sonuna geldiği yaşamını betimlerken, her bir cümlesi öyküsüne yeni boyutlar katıyor."

Bu cümle gerçekten çok güzel bir özet kitap için. Ben kitabı çok beğendim, yukarıda da dediği gibi aslında basit bir öyküyü anlatırken bile yazar merak uyandırıcı ve gizemli bir roman ortaya çıkarmayı başarmış. Özellikle ressamlığına dair anlattıkları ve torunuyla ilişkisi hoşuma gitti. Tavsiye edebileceğim bir kitap, yazar ustalığını konuşturmuş. Gül Hanım'ın yazısını okumak için buraya tıklayınız. Keyifli okumalar dilerim.

21 Temmuz 2017 Cuma

Cennet Dolmuşu – E. M. Forster

Edward Morgan Foster 1879-1970 yılları arasında yaşamış olan İngiliz romancıdır. Yazarın daha önce Maurice isimli romanını okumuştum. Cennet Dolmuşu yazarın I. Dünya Savaşı öncesinde çeşitli tarihlerde yazdığı “fantastik” (önsözde yazarın kendi tanımına göre) öykülerden oluşuyor. Ancak öyküler 1947’de basılmış. İletişim Yayınları’ndan 2002’de çıkan öyküleri Roza Hakmen çevirmiş. Okuduğum bir kitapta bu derleme içinde yer alan Makine Duruyor isimli hikayeden bahsediliyordu, ben de o nedenle bu kitabı okuma listeme almışım. Zaten Maurice romanını okuduğumdan beri yazarı seviyor ve diğer eserlerini de okumak istiyordum. Kitapta 12 öykü bulunuyor ancak hepsi için fantastik denemez. Bir Paniğin Öyküsü romanın ilk öyküsü aynı zamanda yazarın yazığı ilk öyküymüş, güçlü bir ilhamla yazılmış. Benim de kitapta en sevdiğim öykülerden birisi, bir grup turistin yaşadığı paranormal deneyimi anlatıyor. Diğer en sevdiğim hikaye Ebedi An, yaşlanmakta olan ünlü bir kadın yazarın genç kızlığında başından geçen bir İlan-ı Aşk anının nasıl bütün yaşamını etkilediği ve nasıl son bulduğunu anlatıyor. Makine Duruyor etkileyici bir bilim kurgu hikayesi, yazardan beklemediğimiz bir tür olduğu için beni ayrıca etkiledi. Cennet Dolmuşu kitaba ismini verse de beni etkilemedi, adından anlaşıldığı gibi cennete giden dolmuşu anlatıyor Çitin Öteki Tarafı , (ismiyle hiç ilgisi olmayan) Öteki Alem kitapta sevdiğim diğer öyküler oldu. Yer yer sıkıldığımı itiraf edeyim ama yine de genel olarak kitabı beğendim, sadece Ebedi An için bile bence okunmaya değer bir kitap. Keyifli okumalar dilerim.

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Yaşasın Sürpriz! :)


Hatırlarsanız geçenlerde bir fotoğraf etkinliği düzenlemiştik, katılımcılardan biri de sevgili blogger arkadaşım, eski "Değmesin Yağlı Boya" blogunun, şimdi de Gözlerinden Öper blogunun sahibesi sevgili Sevgi'ydi. Yarışmaya Eyvallah kitabının fotoğrafı ile katılmıştı.


Sevgi ile fotoğraf üstüne konuşurken, benim kitabı okumamış olduğumu öğrenince bana göndermek istedi, tabi ki bu beni çok mutlu etti:) Kitap elime cumartesi günü ulaştı ama yalnız gelmemiş, çok zarif bir kutunun içinde bir sürü başka sürprizle gelmiş:)) Sevgi o kadar düşünceli davranmış ki benim bıdıkları bile düşünmüş, içinde çiçek tohumu, duvar süsü, kırtasiye ürünleri de olan müthiş bir paket hazırlamış bana. Sevgi'ye bir kere daha çok teşekkür ederim, Eyvallah'ı da en kısa zamanda okuyacağım inşallah :)



Bu arada şansım devam eidyor. Severek takip ettiğim blogger arkadaşım Şule Hayata Dair Herşey blogunda her ay yorum yapan bir kişiye tam 5 kitabı, üstelik listeden kendi seçtikleri kitapları hediye etmeye devam ediyor.

Bu ayın talihlisi ben oldum, seçtiğim kitaplar;

Elif Şafak - İskender
Nora Roberts - Uğursuz Kolye
Allison Hayes- Evlilik Yemini
Tahsin Yücel - Kendine Doğru Yolculuk
Berna Moran - Edebiyat Kuramları

Şule gerçekten geniş bir yelpazede okuduğu için listesi de son derece zengin gördüğünüz gibi. Kendisine bir kere daha çok teşekkür ederim. Şule'ye yorum yapmayı unutmayın, iyi şanslar:))


16 Temmuz 2017 Pazar

Unutma Dersleri – Nermin Yıldırım

Nermin Yıldırım aslında takip ettiğim ama henüz okuma fırsatı bulamadığım bir yazardı. 1980 Bursa doğumlu yazar, 2002 yılında Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi, Basın Yayın bölümünü bitirdikten sonra gazete, dergilerde çalışmış, metin yazarlığı, editörlük, muhabirlik, köşe yazarlığı yapmış. İlk romanı Unutma Beni Apartmanı 2011’de, Rüyalar Anlatılmaz 2012’de ve Saklı Bahçeler Haritası 2013’de Doğan Kitap’tan çıkmış. Unutma Dersleri de yine Doğan Kitap’tan 2015’de çıkmış.

Unutma Dersleri 312 sayfa. Kahramanımız Feribe 30’lu yaşlarda, evli bir banka memuresidir. Kocasını aldatmıştır ve bu yasak gönül macerası iyi bitmemiş, terk edilişin acısı Feribe’yi depresyona sürüklemiştir. Bu durumdan kurtulamayınca kahramanımız bu ilişkiyi Mazi İmha Merkezi’nin yardımıyla maziye gömmeye karar verir. Kısaca MİM dediğimiz bu yerde danışanlar, bir uzman yönlendirmesiyle acı veren hatıralarını kabullenmeyi, acı çekmeden yaşamayı öğrenmektedir. Ama her şey göründüğü gibi kolay değildir, kah Feribe’nin hayatındaki çalkantılar, kah geçmişi ve türlü olaylar onu zorlar.

Kitabı çıktığından beri çok merak ediyordum, orijinal bir konusu var gerçekten, kitap son derece kolay okunuyor ve sayfaları büyük bir merakla çevirtiyor okura, sanırım 2-3 gün gibi bir sürede okudum. Yazarın dilini Murat Menteş’e benzettim, aynı onun gibi bolca kelime oyunu var, kahramanımız Feribe de oldukça hazırcevap, en trajik yerlerde bile sizi gülümsetebiliyor. Kitabı –özellikler sonlarını- biraz fazla didaktik buldum ama başka türlüsü de olmazdı sanki romanın sonu için. Son olarak kitabın kapağını da çok beğendiğimi ekleyeyim, açıkçası “balık hafızası”na gönderme olduğunu çok sonradan fark ettim :) Kısacası, herkese tavsiye edebileceğim keyifli ve sürükleyici bir roman, iyi okumalar :)

11 Temmuz 2017 Salı

Son Patron - F. Scott Fitzgerald

Ülkemizde erişime kapalı olan (!!) Wikipedia'da yazan bilgilere göre Francis Scott Key Fitzgerald 24 Eylül 1896'da doğmuş İrlanda asıllı Amerikalı yazardır. 1890'larda doğmuş olan ve I. Dünya Savaşı sırasında yetişen neslini "Kayıp Kuşak" olarak tanımlar. Princeton Üniversitesi'nde başladığı eğitimini yarım bırakıp, I. Dünya Savaşı'na katılmış ve savaş sonunda gazetecilik yapmaya başlamış. Diğer yazarlardan ayrılan özelliği, kendi içinde iki karşıt görüşü veya duyguyu aynı anda barındırabilmesiymiş. 1920 yılında Cennetin Bu Yanı adlı romanıyla adını duyurmaya başladı. Romanlarıyla kazancı artmaya başlamış, eğlence hayatına kendisini kaptırmış ve sağlığı bozulmuş. Zamanla şöhretini kaybetmiş, ruhsal bunalım içinde ve hayata küskün olarak Hollywood'da 1940'da hayata veda etmiş.


Ben yazarın daha önce Şefkatli Gece ve Muhteşem Gatsby romanlarını okumuştum. Eşi Zelda ile olan ilişkisini kurgu ile karıştırarak anlattığı The Beautiful and The Damned'i ise yarım bırakmıştım. Yazarın sonlandırmadan vefat ettiği son romanı Son Patron ile karşılaşmam ise ilginç oldu. Kapak tasarımlarına hayran olduğum Utku Lomlu'nun sitesinde gezinirken bu muhteşem kapağı görüp "aa Fitzgerald'ın son romanı" deyip şaşırdım ve hemen aldım tabi.

Kitap Can Yayınları'ndan Ağustos 2016'da çıkmış ve 192 sayfa. Kitabı bize anlatan Celia, Hollywood'da önemi bir yere sahip Pat Brady'nin kızıdır, üniversite öğrencisi olsa da konumundan dolayı pek çok kişiyi tanıyan Celia, yakın zamanda delice aşık olduğu eşi Minna'yı kaybeden Hollywood'un önemli (yanlış anlamadıysam) yapımcılarından Monroe Stahr'e aşık olur. Kitabın ilk üçte birlik kısmında sadece Hollywood'da işlerin nasıl yürüdüğü, stüdyoda olan bitenler gibi konular yer alıyor. Bu arada Monroe tesadüfen bir akşam stüdyoda ölmüş eşi Minna'ya çok benzeyen Kathleen isimli bir kız görür ve ona aşık olur...

Yazar kitabını tamamlayamasa bile onun aldığı notlardan yararlanarak kitabın sonuna bir özet konmuş. Maalesef ben kitabı beğenmedim, Hollywood ile ilgili kısımların sıkıcı olması bir tarafa, biraz da ruhsuz geldi bu kitap bana, tek sevdiğim şey kapak oldu :) Kitabın 1976 yapımı başrollerini Robert De Niro ile Tony Curtis'in oynadığı bir filmi ile (puanı 6), 2016 yapımı 8,1 imdb puanlı mini dizisi var, ama açıkçası izlemeyi düşünmüyorum:) Keyifli okumalar dilerim...



5 Temmuz 2017 Çarşamba

Thirst for Love - Yukio Mishima

Yukio Mishima en sevdiğim bir kaç yazardan birisi. Daha önce Bereket Denizi Dörtlemesi, Denizi Yitiren Denizci, Yaz Ortasında Ölüm, Dalgaların Sesi, Şölenden Sonra kitaplarını okumuştum. 1925- 1970 yılları arasında yaşamış olan Mishima'nın hayatına şu yazımda yer vermiştim. Yazar bu kitabını 1950 yılında yazmış, yazarın Bir Maskenin İtirafları'ndan sonra yazdığı ikinci kitap.

Thirst for Love, tahmin ettiğiniz gibi yazarın henüz dilimize çevrilmemiş bir kitabı. Ben kitabı daha önce bahsettiğim bookdepository.com sitesinden indirimli olarak aldım. Aslında Mishima'nın henüz dilimize çevrilmemiş bir çok romanı var. Can Yayınları'na bu konuda bir e-posta attım, cevap bekliyorum:)Yazarın en çok merak ettiğim kitaplarından biri de "The Temple of The Golden Pavilion".

Ben Random House, Vintage Classics serisinden çıkan 2009 baskısını okudum kitabın. 200 sayfalık kitabın baş kahramanı, orta yaşlarını süren bir kadın olan Etsuko. Çok sevdiği, ama buna rağmen aşkına karşılık bulamadığı, hatta onu pek çok kez aldatan kocası Ryosuke'yi tifo nedeniyle kaybeden Etsuko, son yıllarda şehir hayatını terk edip diğer iki oğlunun ailesiyle beraber Osaka'nın bir köyünde büyük bir evde beraber yaşayıp tarımla uğraşmakta olan kayın pederi Yakichi'den kendileriyle yaşaması için bir teklif alır ve teklifi kabul eder. Tokyo'daki hayattan çok farklıdır burada yaşam ama Etsuko uyum sağlar. Bir süre sonra kayınpederi ile arasında tensel bir ilişki başlar, Etsuko bundan pek hoşlanmasa da duruma kayıtsız kalır. Bu arada genç bahçıvan Saburo'ya karşı yoğun duygular duymaya başlar ancak Saburo ile evin hizmetçisi Miyo arasında bir ilişki vardır...

Hoş bir kitaptı, yazar insan doğasını irdeleme açısından çok başarılı gerçekten, Etsuko'nun ruh hallerini çok güzel analiz etmiş. Kitabın sonu da oldukça beklenmedikti benim için. Keyifli okumalar dilerim.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

En Sevdiğim Anime Müzikleri

Orta halli bir anime izleyicisi olduğumu biliyorsunuz. Edindiğim izlenime göre animelerin başarısında müziğin önemi çok, güzel açılış ve kapanış şarkısı olan animelerin başarı şansı çok daha fazla. Ben de beni en çok etkileyen, en sevdiğim ve unutamadığım anime müziklerini listeleyeyim dedim. Bir kısmı izlememin üstünden yıllar geçmesine rağmen hala ara ara dinlediğim, söylediğim şarkılar. Umarım siz de seversiniz:) Resimlerin altındaki satıra tıklayarak youtube'da dinleyebilirsiniz:)

Mirai (Orange) isimli animenin bitiş şarkısı
(Bu versiyonunu bulmak için çok uğraştım:)

Itazura Na Kiss açılış şarkısı

Fruits Basket animesinin açılış şarkısı

Clannad After Story açılış şarkısı

Clannad açılış şarkısı

Kanon animesinin açılış müziği

Shokugeki No Souma birinci sezon bitiş şarkısı

Shokugeki No Souma - sexy curry

Elfen Lied -Lilium (açılış şarkısı)
Şarkının muhteşem olmasının yanısıra açılış jeneriğinin kendisi de adeta bir sanat eseri...

Toradora! bitiş şarkısı
Kanaat notu ile son olarak listemize Vanilla Salt'ı da ekledik..:)





25 Haziran 2017 Pazar

Sırıtkan Kırmızı Ay - Sibel Atasoy

Sırıtkan Kırmızı Ay'ı bir "yerli gerilim romanları" listesinde gördüm, öncesinde de adını sık sık duyuyordum zaten. Sibel Atasoy'un kendisi ve diğer kitapları hakkında pek bilgim yoktu ama. Yazar sitesinde kendisini şöyle anlatmış;

"İstanbul’da doğdu, ortaöğretim ve üniversite yıllarında Anadolu’nun pek çok yerinde bulundu. Uzun süre büyük şirketlerde üst yönetimde görev yaptı. Sonra aniden kariyerini bıraktı ve Fethiye’de bir adada yaşamaya gitti. Yedi yılın sonunda, ilk kitabı Sırıtkan Kırmızı Ay‘ı orada yazdı. 2000 yılında İstanbul’a döndükten sonra eğitmenlik ve danışmanlık işlerinin yanısıra, bir film şirketinin genel koordinatörlüğünü yaptı. Neredeyse bir fenomene dönüşen “7 Numara” dizisi bu güzel takım çalışmasının bir ürünüydü. Bu arada fantastik ve gerilim dalında yeni yazarları desteklemek üzere kurulan Xasiork Ölümsüz Öyküler Kulübü’nün oluşumunda kurucu ortaklık yaptı. Gençlerin hayal dünyasını öğrenmemize vesile olacak pek çok toplantı, yarışmanın yanı sıra onların öykü ve romanlarını yayımlayan ilk girişimci oldu."

Yazar 2002 yılında (Orkun Uçar ile birlikte kurduğu yayınevi olan) Xasiork Yayınları'ndan çıkan Sırıtkan Kırmızı Ay'dan sonra 2003 yılında Venüs Bağlantısı'nı yayınlamış. 2005'te Altın Kitaplar'dan Bir Kadını Öldürmek çıkmış. 2006'da Sırıtkan Kırmızı Ay Altın Kitaplar'dan tekrar çıkmış, 2008'de Sır Mısır, 2012'de de Yeni'den Doğanlara çıkmış.

Yazar aynı zamanda rüyalar konusunda ve ezoterik konularda bir takım çalışmalar da yapıyor, bu konulardaki yazılarını da kendi sitesi www.sibelatasoy.com'da yayınlıyor.

Sibel Atasoy (http://kitaponer.com/uploads/oyuncu/2016/05/sibel-atasoy-133.jpg)


Gelelim kitabımıza, kahramanımız Sezen aynen yazarımız gibi İstanbul'daki hayatını bırakıp bir sahil kasabasına yerleşmiştir, burada kendisi gibi arkadaşları Meral, Begüm ve Taner ile orta yaşın keyfini sürmektedir. Yine keyifli bir arkadaş toplantısı yaptıkları gece garip bir şey olur, tam olarak tanımlayamadıkları bu "fenomen" (diyelim) sonrasında hayatları birden bire değişir, geçmişleri adeta bir trenin makas değiştirmesi gibi bambaşka bir yola sapmıştır. Sezen eşinden ayrılmamıştır, Meral hiç evlenmemiş başka bir şehirde yaşamaktadır, Begüm eski sevgilisiyle evlenmiş çocuklu bir kadın olmuştur. Bu dört arkadaş olayı çözmek ve eski hayatlarına yeniden kavuşabilmek için kolları sıvar...

Kitabı beğendim diyebilirim, yani kolay okunuyor, sıcak bir dille yazılmış, kahramanımız Sezen'in ezoterik konulara merakı sebebiyle sık sık bu tip konulardan bahsediliyor. Yalnız bariz bir yazım hatası var, bu konuda Jane Austen Kitap Kulübü kitabıyla ilgili yazımda da bahsetmiştim, anlatıcı Sezen, ama bazen bir karakterin yaşadığı bir olay anlatılıyor, Sezen orada olmadığı halde oradaymış gibi anlatıyor "Meral koltuğa oturdu" vs, onun yaptıklarını anlatıp sonra kendisiyle ilgili anlatmaya devam ediyor. Bunun dışında karakterlerin olayı anlamasına ayrılan bölümler sonuçlanma aşamasına göre fazla uzun, böyle olunca çabucak sonuca gidilmiş gibi oldu. Keyifli okumalar dilerim.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Peri Efsa – Sevgi Saygı

Bu kitabı, bir kitapçı gezisinde fark etmiştim, önce kapağı dikkatimi çekmişti, sonra konusu da ilginç gelmişti, o zamandır da aklımdaydı. İlk olarak Ekim 2014’te ON8 Kitap’tan çıkmış, ON8 Kitap da Günışığı Kitaplığı’nın markasıymış.

ON8 gençlere yönelik bir isim gibi durduğundan açıkçası tereddüt etmiştim kitabı almak konusunda ama okuyunca öyle olmadığını gördüm, yani hem gençler hem de yetişkinler kitabı zevkle okuyabilir bence.

Önce Sevgi Saygı’dan bahsedeyim, (yazarın ismi ne güzel, değil mi?) be benim yazarla ilk tanışmam. 1957 İzmir doğumlu kendisi, Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü, ardından da Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü’nü bitirmiş. Aynı yıl Atıf Yılmaz’ın filmlerinde yönetmen asistanlığı yapmaya başlamış, senaryo çalışmalarına katılmış. Tiyatro oyunları yazmış, senaristlik yapmış. Polisiye ağırlıklı romanlar yazmış, gerçek ile rüya, fantazya ile anlatıyı birlikte kullandığı romanlar yazmış.
Peri Efsa ikinci dünya savaşı yıllarında İstanbul’da güzel bir konakta geçiyor. Tüccar Efdal Bey’in kızı Belma doğum yapar, önce nur topu gibi Sermet, ondan iki saat sonra da “yaşamaz” denilen, kara kuru Peri Efsa doğar. Peri Efsa’nın hayatı da doğumu gibi ilginçliklerle doludur. Küçük kızın ölüleri görme, olacakları sezme gibi yetenekleri vardır. Annesi küçük kızını bir türlü sevememiştir, dedesi ise ona hayrandır. Peri Efsa’nın kimsenin kabul etmek istemediği yetenekleri onun hayatın bambaşka noktalara getirecektir.

Kitaptaki olaylar öyle yoğun ki fazla anlatamıyorum. 398 sayfa su gibi akıp gidiyor. Ben kitabı çok sevdim. Özellikle yazarın satır aralarında verdiği tespitleri çok güzel. Biraz Türk filmi tadında ama dediğim gibi çok akıcı ve merak uyandırıcı. Keyifli okumalar dilerim.

13 Haziran 2017 Salı

Yaz Yağmuru – Ahmet Hamdi Tanpınar

"Dışarda bir yaz yağmuru, ya sokaklar sensiz bensiz..." Ahmet Hamdi Tanpınar'ın daha önce Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Huzur isimli romanlarını okumuştum. Çok sevgili blogger arkadaşım Deep Tone önermişti bana Yaz Yağmuru’nu. 1953 yılında yazılmış olan eseri ben Nakışlar Yayınevi’nin (yılı yazmıyor ama 1962’den sonra) baskısından okudum. 172 sayfalık kitapta Yaz Yağmuru, Teslim, Acıbadem’deki Köşk, Rüyalar, Adem ile Havva, Bir Tren Yolculuğu ve Yaz Gecesi isminde toplam 7 hikaye yer alıyor.

Kitaba ismini veren Yaz Yağmuru kitaptaki en uzun hikaye. Evli bir erkek olan Sabri eşi ve çocuklarının şehir dışında, ziyarette olduğu günlerde bahçesinde genç ve güzel bir kadına rastlar. Yağmurdan ıslanan kadını eve davet eder ve aralarında bir arkadaşlık, ilerleyen zamanda da bir aşk doğar. Hikaye Sabri’nin iç dünyasını inceler. Teslim hikayesinde, çok eski arkadaşların beklenmedik karşılaşması anlatılır. Acıbadem’deki Köşk sevdiğim hikayelerden biri oldu, anlatıcı icatlara meraklı akrabası ve onun ilginç kişiliğini yansıtan köşkünü anlatmış. Rüyalar konu olarak ilginçti, anlatıcıya musallat olan rüyalar ve bu rüyaların gizemi… Adem ile Havva kitapta en az beğendiğim hikayeydi. Bir Tren Yolculuğu tren istasyonunda bekleyerek geçirilen saatlerin hikayesi. Yaz Gecesi bir adamın çocukken komşusu olan köşke yıllar sonra ziyarete gidişi ve hissettikleri üzerine, gizemli bir hikaye.

Genel olarak kitabı beğendim, gerçekten şiirli ve gizemli bir üslubu var yazarın. Özellikle kitabın başında Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın “Ahmet Hamdi Tanpınar Hakkında Birkaç Söz” isimli yazısın son derece aydınlatıcı;

“Edebiyatta değer, eserin her şeyden önce güzel olmasında, fakat aynı zamanda onun insanı ve hayatı derinlik ve bütün zenginliği ile ifade etmesindedir. Tanpınar’ın eserlerinde bu vasıflar vardır.”

“…. Kelime şiirde adeta hassas terazi ile tartıldığı için dilin imkanlarını en iyi bilen şairlerdir. Tanpınar şiiri hayatının en büyük ihtirası haline getirmiş, fakat asıl kabiliyetini şiir estetiğine göre yazdığı mensur eserlerinde göstermiştir…. Şiirlerinin dilini durmadan yoğuran Tanpınar az, fakat derin, güzel ve yeni şiirler yazmıştır.”

“Tanpınar nesirlerinde kendisini daha serbest, adeta daha mesut hissetmiştir. Çünkü burada onun karşısında Yahya Kemal ve Ahmed Haşim gibi rakipleri yoktur.”

“Eroine alıştırır gibi kolay, hafif, sudan yazılara alıştırılmış olan geniş okuyucu kitlesi için bu yazıların okunması ve anlaşılması bir hayli güçtür. Fakat insan ve hayat son derece karışık ve en büyük filozof ve alimlerin sırlarını çözemediği karanlık muammalarla doludur.”

“O hayatı derinliğine ele alan, onu bir masal kadar esrarlı ve –ilave edelim- güzel hale getiren bir yazardır. Onun eserleri ancak yazarın sahip olduğu dikkat ve kültür ile okundukları zaman anlaşılabilir ve zevkine varılabilir.”

“Bize basit gibi görünen cümlelerin arkasında çalışma ile dolu günler ve uyanık geçmiş geceler vardır.”

“Tanpınar bir sanatkar olduğu için, duygu ve düşüncelerinin teferruatını bütün girinti ve çıkıntılarıyla verir. O yazılarında sık sık cümlelerini uzatmakla beraber, onları bir resim veya musiki parçasına yaklaştıran hayallere başvurur. Tanpınar’ın edebiyattan sonra en çok uğraştığı sanatlar –bir seyirci ve dinleyici olarak- resim ve musikidir. Yazılarında bu iki güzel sanatın tesirleri açıkça görülür. … Tanpınar için dünya bir ışık, şekil ve renk cümbüşüdür. Fakat Tanpınar tabiat ve insanın sadece dış görünüşüne bakmaz, onların derinliğine de iner.”


Aslında aynen buraya aktarmak istediğim yazar hakkında çok derin bir yazıydı ama bu kadarı da oldukça fikir veriyor. Keyifli okumalar dilerim.


12 Haziran 2017 Pazartesi

Yarışmamız Sonuçlandı :)

Kitap konulu fotoğraf yarışmamız sonuçlandı. Katılan fotoğrafların hepsi birbirinden güzeldi gerçekten. Öncelikle yarışmamızın yapılabilmesine olanak sağlayan ve fotoğraflarını bizimle paylaşan değerli katılımcılarımıza, ardından yarışmayı duyuran, paylaşan, yarışmada oy kullanan arkadaşlarımıza çok çok teşekkür ederim. Anketimiz gördüğünüz gibi sonuçlandı, kazanan yarışmacımız 9 numaralı fotoğraf ile katılan Lila'nın Güncesi blogunun sahibesi oldu:)



Kendisini tebrik ederim:) Yarışmaya gönderilen fotoğrafları "kitaplı fotoğraflar" sayfasında daimi olarak tutacağım, ilham almak için bakarız:) Bu arada yorum yapan arkadaşlar arasında bir yarışma daha olsa katılacaklarını söyleyenler çok oldu, ayrıca benim de çok keyif aldığım ve ziyaretçilerimizin de keyif aldığını gördüğüm bir etkinlik olduğundan yakın zamanda ikinci bir fotoğraf yarışması daha yapalım diyorum:) yani aklınızda olsun, şimdiden çektiğiniz kitap konulu fotoğrafları gözden geçirin:)) Yeni etkinliklerde görüşmek üzere, sevgiler:)

7 Haziran 2017 Çarşamba

Seninle Başlamadı - Mark Wolynn

Sola Yayınları'ndan 2016 yılında çıkan bu kitapla belki internette gezinirken karşılaşmış olabilirsiniz çünkü oldukça popüler bir kitap. Yazarımız Mark Wolynn bir psikolog, aileden devralınan travmalarla ilgili çalışmalar yapmış, hatta enstitü kurmuş. Bu kitabıyla 2016 Nautilus Kitap Ödülü'nü kazanmış. "Seninle Başlamadı" kaynakçayla birlikte 276 sayfa ve 14 bölümden oluşuyor.

Kitabın alt başlığı, kitapla ilgili oldukça fikir veriyor zaten; "kalıtsal aile travmalarının kim olduğumuza etkileri ve sorunların üstesinden gelebilmenin yolları". Öncelikle kitabın tamamen bilimsel gerçeklere dayandığını belirtmek istiyorum, yazar kitabın ilk bölümünde konunun bilimsel dayanaklarını ayrıntılı bir şekilde inceliyor. Buna göre, annemiz daha anneannemizin karnında beş aylıkken onun yumurta hücreleri oluşuyor ve anneannemizin daha annemize hamileyken yaşadığı bir stres ve travma bizim dnalarımıza iletilme imkanı buluyor, aynı şey babamızın spermleri için de geçerli.

Hiç bazı duygularınızın size ait olmadığını veya yaşadığınız durumla uyumsuz olduğunu hissettiniz mi? Mesela dört dörtlük bir hayatınız var ama bir türlü içinizdeki hüznü atamıyorsunuz? Veya hayatınız ve duygularınız evlendikten/ çocuk sahibi olduktan/ 20 yaşından sonra garip bir hal aldı veya anlamsız bir korku yaşamaya başladınız? Bunların sebebi siz değil ailenizden birinin yaşadığı bir travma olabilir. Kitap gerçekten çok ilginç, kendi hastalarından verdiği örnekler özellikle... Örneğin bir kız 19 yaşına bastıktan kısa bir süre sonra üşümeyle birlikte inanılmaz bir uykusuzluk çekmeye başlıyor, yapılan çalışmayla genç kızın amcalarından birinin 19 yaşında donarak öldüğü ortaya çıkıyor, aile için çok üzücü bir olay olduğundan bundan hiç bahsedilmemiş, bu durum anlaşıldıktan ve durumla bir şekilde barışıldıktan sonra rahatsızlık kayboluyor.

Yazar özellikle anne-baba ilişkileri üzerinde çok duruyor, doğumdan itibaren en yakınlarımız olduğu ve 0-3 yaş arasındaki kritik dönemde en fazla onların etkisine maruz kaldığımızdan anne ve babamız bizler için çok önemli. 0-3 yaş arasında olayları mantığımızla değil hissettiklerimize göre değerlendirdiğimizden ve bu dönemde yaşadıklarımızı hatırlayamadığımızdan bu yaş aralığı özellikle çok önemli. Anne-babamızla ilgili durumlar reddetme, özdeşleşme veya aradaki bağın kopması şeklinde olabiliyormuş, bunun dışında aileden başka bir bireyle de özdeşleşmiş olabilirsiniz. (Veya hiç bir aile travmasını devralmamış da olabilirsiniz :)

Yazar kitaptaki egzersizlerle okura olumsuz duyguların temeli olan "çekirdek cümle"yi, oradan da bunu aile ağacıyla ilişkilendirerek sorularla "çekirdek travma"yı bulduruyor, son olarak da sizin bu durumla barışmanıza yardımcı olacak yöntemleri anlatıyor. Eğer ailenizde olup bitenleri bilmiyorsanız veya bu bilgilere ulaşabilecek konumda değilseniz yine de belirtilen yöntemlerden fayda görebilirsiniz.

Ben kitabı çok beğendim, konu çok ilginçti. Biliyorsunuz şimdilerde "aile dizimi" çalışmaları oldukça popüler, sanıyorum ki temeli bu konuya dayanıyor. Bence aileden gelen bir travmanın etkisi altında olduğunuzu hissetmeseniz bile kitap ilginizi çekebilir. Keyifli okumalar dilerim.




2 Haziran 2017 Cuma

Biz Hep Şatoda Yaşadık - Shirley Jackson

Yazarın daha önce Tepedeki Ev romanını okumuştum, sanırım bu iki kitabın dışında dilimize çevrilmiş başka kitabı da yok. Tepedeki Ev hakkındaki yazımı okumak için tıklayabilirsiniz.

Shirley Jackson Stephen King, Neil Gaiman gibi yazarlara da ilham olmuş bir yazar. Kendisi 1916-1965 yılları arasında yaşamış Amerikalı yazar. Maalesef 48 yaşında kalp yetmezliğinden vefat etmiş. Jackson kendi eserlerini tanıtmaktan hoşlanmaz, eserlerinin kendisi yerine konuştuğunu savunurmuş. Jackson üniversite yıllarında tanıştığı Stanley Edgar Hyman ile evlenmiş, dört çocukları olmuş ancak yazarın gerek çocukluğunda gerek yetişkinliğinde mutlu bir hayatı olduğu söylenemez...

Siren Yayınları'ndan bu ay çıkan kitap 181 sayfa, çevirisini ise Berrak Göçer yapmış. Yazar ise kitabı 1962'de yazmış. Kitabın başında yazarı tanıtan yazıda şöyle denmiş;

"Gündelik hayatın içinde gizli, olağan şiddet, kitlelerin zalimliğe yatkınlığı ve bireysel zihnin kırılganlığı gibi temalar, Jackson'ın yazınında sık sık ve ustaca işlenir. Kimi eserlerin yarattığı şok tesiri ve gözlerden uzak durmaya yönelik tercihinin de katkısıyla hakkında türlü söylenti yürümüş, cadılığa varana değin pek çok karanlık yönü olduğu iddia edilmiştir... İnsan psikolojisini benzersiz bir ustalıkla ele alan, gerilim unsurlarını derinlikli ve edebi bir çerçevede sunan eserleri ile ilgi toplamıştır."

Gerçekten bu romanda da yazarın gündelik hayatın içinde gizli korku ve gerilim unsurlarını kullanışındaki ustalık had safhada diyebilirim. Romanımız küçük bir Amerikan kasabasında geçiyor. Constance, Mary Katherine ve Julian Amca, korkunç bir şekilde zehirlenerek hayatını kaybeden Blackwood ailesinin hayata kalan tek fertleridir. Yıllar önce bu ölümler kasabada büyük yankı uyandırmış, sonucunda bu tek kalan aile fertleri uğursuz sayılıp dışlanmıştır. Onların kasabayla tek ilişkileri 16 yaşındaki Mary Katherine'in haftada iki gün büyük bir tedirginlik içinde kasabaya inip haftalık alışverişi yapmasından ibarettir. Yine de kalan Blackwood'ların hayatı denge ve huzur içinde sürüp gitmektedir, ta ki kuzenleri Charles çıkıp gelinceye kadar...

Romana tek kelimeyle bayıldım, şiir gibi yazılmış diyebilirim. Mary Katherine'in (Merricat) o müthiş hayal dünyası, o müthiş gerilim, hepsi harikaydı. Yazarın daha önce okuduğum Tepedeki Ev romanını da çok beğenmiştim ama bu daha etkileyiciydi, kesinlikle herkese tavsiye ederim. Bu yılın sonunda Biz Hep Şatoda Yaşadık sinemaya uyarlanıyor, Mary Katherine'i ise Amerikan Horror Story'den hatırlayacağımız Taissa Farmiga (Vera Farmiga'nın kız kardeşi) oynuyor, filmi merakla bekliyorum:)

Bu arada, yazarın The Lottery (Piyango) isimli öyküsü de oldukça meşhur, bu öykü The New Yorker'da ilk yayınlandığında büyük tepki toplamış ve okurlar yazardan "niyetini" açıklamasını istemişler. Güney Afrika'da bu öykü yasaklanmış, Jackson ise bunu kitabının gerçekten anlaşıldığına yormuş ve durumdan büyük gurur duymuş. Öykünün Egemen İmre'nin dilimize çevirdiği halini şurada okuyabilirsiniz.

Resim 2: http://shirleyjackson.org/images/Shirley_Jackson_Portrait.jpg

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Ödüllü Fotoğraf Yarışmamızın Adayları

Merhaba, ödüllü fotoğraf yarışmamıza katılımlar tamamlandı ve adaylarımızın fotoğraflarını oylamaya açtık:) şuradan adayları görebilir ve hemen sağ taraftaki anket bölümünden oy verebilirsiniz. Oy verme 11 Haziran'da bitiyor, birincimiz de belli oluyor:) Adaylarımıza iyi şanslar dilerim :)


25 Mayıs 2017 Perşembe

Amaama to Inazuma

12 bölümlük animemiz 2016 yılında çıkmış ve TMS Entertainment Stüdyosu tarafından hazırlanmış. Stüdyoya ait diğer animeler arasında Itazura Na Kiss de var. Tür olarak dram, komedi ve slice of life (hayattan kesit) diyebiliriz. Bu anime de mangadan uyarlanmış. Kahramanımız 3 yaşındaki sevimli Tsumugi ve öğretmen babasıdır. Tsumugi’nin annesi yakın bir zamanda vefat etmiştir, babası ona iyi bakmak için elinden geleni yapsa da özellikle yemek konusunda sıkıntı yaşamaktadırlar. Bir gün kiraz çiçeklerinin açısını izlemeye gittiklerinde, parkta lise öğrencisi Kotori ile tanışırlar, Kotori onları annesinin restoranına davet eder. Hocamız çok mecbur kaldığı bir gün Tsumugi’yi buraya götürür, ancak Kotori’nin annesi televizyon programlarına çıkan bir aşçı olduğundan çok yoğundur ve bu nedenle restoran gerçekte açık değildir. Yine de Kotori öğretmeni ve kızını boş göndermez, birlikte güzel bir yemek hazırlarlar ve ardından afiyetle yerler. Bu törensel deneyim o kadar hoşlarına gider ki düzenli olarak buluşup güzel yemekler hazırlamaya başlarlar…

Bu animeye kaç puan vereceğimi bilemiyorum. Öncelikle çizimler, müzik ve jenerik çok güzel, konu değişik, Tsumugi karakteri hem sevimlilik hem gerçekçilik olarak çok başarılı, onu çok sevdim. Yemek yapılan animeler hoşuma gidiyor, burada da yapılan yemeklerin ayrıntılı tarifleri var, o hoşuma gitti. Yalnız konu bir yere gitmiyor, biraz durağan, halbuki animede işlenebilecek konular var, mesela Kotori sanki öğretmeninden hoşlanıyor gibi, veya Kotori’nin bıçak kullanamaması, öğretmenin yalnızlığı vs vs, havada kalmış bazı şeyler. Son bölümde sadece Tsumugi babasının onu çok sevdiğini anlamış oldu ve animemiz de böylece bitiverdi. Yine de animeyi sevdiğimi söyleyebilirim, ikinci sezonu olsa belki konular daha iyi işlenebilirdi. Imdb puanı 7,6. Keyifli seyirler.

21 Mayıs 2017 Pazar

Solaris – Stanislav Lem

Kitabımıza geçmeden önce küçük bir hatırlatma; fotoğraf yarışmamız 31 Mayıs'ta sona eriyor, şimdilik sadece 5 katılımcımız var, siz de katılın lütfen, bekliyoruz ! :)

Bilimkurgu türünün baş yapıtlarından biri, bir klasik olan Solaris, Stanislav Lem’in de en tanınmış eseri. Yazar 1921’de Polonya’da doğmuş. Hayatı da son derece ilginç. Tıp öğrenimi Nazi işgaliyle kesilmiş, makinist ve kaynakçı olarak çalışmış. 1946’de doktor olmuş. Lirik şiirler, bilimsel yöntem üzerine denemeler yazmış. Sibernetik ve bilim felsefesi ve tarihi üzerinde çalışmış. 1947-49 yılları arasında ruh bilim (psikoloji mi yani?) projelerinde araştırma asistanlığı yapmış. Bilim Yaşamı dergisinin editörlüğünü yapmış. Polonya Astronomi Derneği’nin kurucularındanmış. Polonya Sibernetik Derneği üyelerindenmiş. Krakov Üniversitesi’nde öğretmenmiş. Aynı zamanda bir çok ödül sahibi olan üretken bir yazarmış. Yapıtının kökenleri felsefi masalda Voltaire’e, dışavurumcu romanda Kakfa ile Joyce’e dayanıyormuş. Bilginin ve erkin sınırları, insanın uygarlıkla ilişkisinin trajik yönleri, fizikötesi düğümler Lem’in ana sorunsalıymış. Bilimsel gerilimi mizahla, grotesk, gotik bir tutumla, gerçeküstü öğelerle bütünleştirir. Ruhbilimsel didiklemesi, üstün anlatım yapısı ve ürpertici imgelem öyküsüyle Solaris, Lem’in çağdaş romana önde gelen katkısı sayılmaktadır.

Maya Yayınları’ndan 1983’te çıkan okuduğum baskı Mehmet Aközer tarafından çevrilmiş. 208 sayfalık kitap, kahramanımız Kelvin’in, Solaris gezegenindeki uzay üssüne görevli olarak gelişiyle başlıyor. Kelvin’i üsteki diğer görevlilerden biri olan Snow karşılar, ancak Snow çok garip davranmaktadır. Durum Kelvin için anlaşılmazdır çünkü diğer görevli Gilbarian intihar etmiş, Sartorius ise kendisini odasına hapsetmiştir. Snow ise Kelvin’e daha da garip şeyler yaşayacağını ima eder. Gerçekten de bu doğru çıkar. Kelvin oraya ait olmadığı apaçık olan dev gibi bir zenci kadın görür önce. Kısa süre sonra da ölmüş olan eski karısı capcanlı bir şekilde karşısına çıkar. Bütün bunlar onlarca yıldır üzerinde araştırmalar yapılan Solaris gezegenini kaplayan plazma halindeki okyanusla ilgili olabilir mi?

Kitap ana fikir olarak ilginçti ama açıkçası ben sıkıldım, bunda çevirinin de payı olduğunu düşünüyorum. Yine de türünün klasiği olan bu kitabı okuyup kendinizin karar vermesini tavsiye ederim. Keyifli okumalar.

16 Mayıs 2017 Salı

Değmez – İsmail Güzelsoy

Kitap zevklerimizin çokça uyuştuğu sevgili blogger arkadaşım Gül Akça’dan methini okuduğum Değmez, yazar İsmail Güzelsoy’un okuduğum ilk kitabı. Ancak yazar 9 tane roman yazmış, bir de İstanbul’un Gezi Rehberi isimli gezi kitabı.. Değmez yazarın Doğan Kitap’tan çıkan ikinci romanı, ilkinin adı Değil Efendi’den Renk ve Korku Meselleri. Değmez, Nisan 2015’de çıkmış, 369 sayfa.

İsmail Güzelsoy 1963 Iğdır doğumlu, roman da yanlış anlamadıysam Iğdır’da geçiyor. Başkahramanımız Faruk Ferzan ünlü bir edip, ilk anlatıcılarımız ise Nevırmor isimli siyah ve Simsiyah isimli beyaz kargalar. Hikaye Faruk Ferzan’ın cesedinin bulunmasıyla başlıyor, Doslar’ın bir avuç ahalisi onu bulup hayata döndürmeye uğraşırken sırayla bu ahalinin ve tabi Faruk Ferzan’ın kesişen hikayelerini dinliyoruz. Bu hikayelerin her biri ayrı gizemli ve bir de aşk var, Faruk ile Süheyla’nın aşkı…

Ben kitapta en çok Faruk Ferzan’ın hikayesindeki Mandreyke’li kısmı beğendim, o kadar hoş bir anlatımdı ki… Bir de Sadere’nin hikayesinin Şiraz’daki kısmı oldukça merak uyandırıcıydı. Yazar bütün romanı ince ince işlemiş diyebilirim, ufak tefek ayrıntılar hayranlık uyandırıcıydı. Genel olarak romanı beğendim ama her ne kadar romanın sonunda bütün hikayeler birleşip anlam kazansa da, hikayeler ayrı ayrı da merak uyandırıcı olsa da okurken biraz kopuk geldi bana, biraz daha toparlayıcı bir ana hikaye olsaydı, Faruk Ferzan’ın neden başkahraman olduğunu anlasaydık, Doslar için değerini daha derinden kavrayabilseydik bence roman çok daha etkileyici olurdu. Bu romanda adı geçene Değil Efendi’nin Renk ve Korku mesellerini de merak ediyorum. Bu arada romanın içindeki o güzel illüstrasyonları da (linol baskı olduğunu tahmin ediyorum) yazarın kendisinin yaptığını ekleyeyim. Farklı bir şeyler okumak isterseniz mutlaka tavsiye ederim, Gül Hanım’ın kitapla ilgili yazısı için tıklayınız, keyifli okumalar dilerim.

12 Mayıs 2017 Cuma

Orange

Orange son zamanların en popüler animelerinden biri. 2016'da yayınlanmaya başlayan anime 13 bölümden oluşuyor, stüdyo ise benim ilk defa karşılaştığım Telecom Animation Film. Stüdyonun daha önce başka bir animesini izlememiştim, ama myanimelist.com'a baktığımda bu işlerin biraz karışık olduğunu görüyorum, stüdyolar bir animenin yapımcısı olup, bir animenin lisansörü olup, başka bir animenin stüdyosu olabiliyorlar vs vs... Orange mangadan uyarlanmış bir anime, türü ise bilim-kurgu, dram, romantizm olarak geçiyor. Açıkçası bir süre "bilim-kurgu"yu görüp izleyip izlememe konusunda tereddüt ettim, ama izleyince gördüm ki, bilim-kurgu ile pek ilgisi yok aslında.

Kahramanımız Naho bir gün ilginç bir mektup alır, mektup 10 yıl sonraki kendisinden gelmektedir, gelecekteki Naho'nun bazı pişmanlıkları vardır ve bunların önüne geçebilmek için Naho'ya bazı tavsiyelerde -ricalarda- bulunmaktadır. Bunlar özellikle o sene okula yeni gelen ve ailevi sıkıntıları olan Kakeru ile ilgilidir. Bir süre sonra bu tavsiyelerin ve pişmanlıkların esas sebebinin Kakeru olduğu anlaşılır. Tabi Suwa, Hagita, Azu ve Takako da bu arkadaş grubunun diğer üyeleri olarak olaya dahil olur. Olaylar Naho ve Kakeru arasındaki aşkın da işin içine girmesiyle daha da karışık bir hal alır.

Ben animeyi çok sevdim, 13 bölüm olmasıyla (normalde 24 dakika, 13. bölüm ise 37 dakika) sıkmadan izleniyor, özellikle kapanış şarkısı çok hoşuma gitti, sözleri de gayet uyumlu animeyle;

When I almost forget my dream, I'm reminded by your tears
You remind me of why I came this far, time and time again
Withering on the embankment, the wind of unrequited love brings a second spring,
Someday I want to bloom on a branch beside you,

Some times you laugh with sad eyes,
Because there are still parts you haven't shown me,

Even on a branch this fragile,
Your future is being born,
Don't cut off the days we haven't seen,
I laugh at the present and reflect, I want to protect you,

When your heart seems like it will break, you can lean on this shoulder,
The burden you shoulder, I will carry it carefully as well,

You are are always a part of my tomorrow,
You become the wind that soothes all my doubts,

If I can cherish you like this, (if my love could stay as it is)
I don't mind if my feelings don't reach you,
Not intertwined, nor untied,
Deep within my heart, teardrops fall

Even on a branch this fragile,
Your future is being born,
Don't cut off the days we haven't seen,
I laugh at the present and reflect, I want to protect
Deep within my heart, I embrace the tears
Because I want to be at your side,
Because I want to be at your side,

***
Bu arada animenin diğer adı "Mirai" gelecek demekmiş. Orange ise grubun önce çıkan ismi Suwa'nın kızıl saçlarına bir gönderme. İmdb puanı 7,6 olan bu anime tavsiye edebileceklerim arasında. Keyifli seyirler dilerim.


11 Mayıs 2017 Perşembe

Şöyle Bir Şey Yapalım Mı?... Ödüllü Yarışma :)

Bu sefer çekiliş yerine yarışma yapalım dedim, kitap severlerin gözlerini şenlendirecek bir yarışma hem de:) Yarışmamızın konusu internette bulabileceğiniz veya kendi çektiğiniz kitap temalı fotoğraflar. İnternetten bulduğunuz veya çektiğiniz kitap, kitapçı, kütüphane ve benzeri konulu fotoğrafları yarışmamıza gönderebilirsiniz:)

Yarışmaya Katılım Şartları
* Blogun takipçisi olmak
* En beğendiğiniz kitap konulu bir fotoğrafı (size ait değilse kaynak belirterek) e-posta ile bana 31 Mayıs'a kadar göndermek

Bu tarihe kadar gelen fotoğrafları blogumda "yarışma" sekmesinde numaralayarak yayınlayacağım. Aynı fotoğraftan gönderen birden fazla sayıda kişi olursa ilk göndereni kabul edeceğim, diğer kişileri de bilgilendireceğim tabi, yarışmacıların sadece 1 katılım hakkı var. Anasayfada anket yapacağım ve 10 Haziran'a kadar en çok oy alan resmi gönderen kişi yarışmayı kazanacak.

Yarışmacıların kendi çektiklerini beyan ettikleri fotoğraflarla ilgili sorumluluklar kendilerine aittir.

Yarışmayı kazanana ödülüm aşağıdaki 3 kitap ve mütevazi bir kırtasiye seti:)
İyi Dilekler Ülkesi - Hamdi Koç
Frankenstein - Mary Shelley
Öte Yer - Sadık Yemni

Bu kitaplardan okuduğunuz varsa veya değiştirmek isterseniz değiştirebiliriz..:)

Daha önce hiç böyle bir şey denemedim, inşallah becerebilirim:) Herkese iyi şanslar...

9 Mayıs 2017 Salı

Blogunuz Ne Kadar Ediyor?

Blog yazarlığı emek isteyen bir iş, yazıların özgünlüğü, görsel çekiciliği gibi unsurlar takipçi ve ziyaretçi sayıları üzerinde oldukça etkili. Ancak herşey bununla da bitmiyor, yazı karakteri gibi ayrıntılardan tutun, içerik girilme sıklığı, sosyal medya üzerinde paylaşım oranları gibi pek çok faktör var. Kimi bloglar ise son derece özgün ve dolu içeriklere sahip oldukları halde fazla ziyaretçi çekemiyorlar, bunun yanında neredeyse bomboş içeriklerin inanılmaz tıklanma sayılarına ulaştığına şahit oluyoruz. Doğrusu benim fazla bilgi sahibi olmadığım anahtar kelime kullanma gibi bir takım yöntemler kullanılabiliyor. Geçenlerde Deep Tone blogların ortalama değerinden bahsetmişti, ben de merak ettim ve nette bakınırken şu siteye rastladım;

http://www.worthofweb.com/calculator/

Buradan blogunuzun veya websitenizin değerini hesaplayabilirsiniz, yalnız blog adresinizi yazarken sonuna ".tr" eklemeyi unutmayın. Ben çok ziyaretçi aldığını bildiğim bir çok bloga baktım, sonuçlar oldukça ilginç:) Ziyaretçi sayısı ile elde edilen bu sonuçlar aslında alexa rank ile aynı şey. Bir çokları ise Alexa'nın güvenilir olmadığını düşünüyormuş. Dediğim gibi konuyla ilgili teknik bilgim olmadığından yorum yapamayacağım ama bu hesaplama aracını eğlencelik olarak düşünebilirsiniz.

Görsel: https://s3.amazonaws.com/fjwp/blog/wp-content/uploads/2014/04/Know-Your-Professional-Worth-with-this-Salary-Calculator.jpg

5 Mayıs 2017 Cuma

Minyatür El Arabası

Evet, biliyorsunuz fimo yeni hobim oldu - her ne kadar pek vakit ayıramasam da- bununla beraber minyatür de işin içine girdi. Önce fimodan balkabağını yapınca, onu koymak için bir de el arabası yapmak istedim. Elimde kontrplak vardı, kafamda el arabasını tasarladıktan sonra modele göre tahta şeritler kestim önce, bir de arabanın tabanını, şansıma elimde tekerlek olarak kullanabileceğim tahta maket parçası da vardı.

Önce kestiğim parçaları zımparalıyarak çapakları giderip boyutları ayarladım, tutacak kısımlarını oluşturmak için zımpara ile bayağı bir uğraşmam gerekti tabi. Sonra da tutkalla -adım, adım- yapıştırdım. Sonra arabanın ayakta durabilmesi için silikon tabancası ile bulduğum ince tahta çubukları yapıştırdım.

Sonra kahverengi akrilik boya ile boyadım. Elimde bir paketten arta kalan kırpık kağıtlar vardı, onları da saman niyetine tutkal ile arabanın zeminine sabitledim, en son da balkabağımı oturttum içine, ama daha kabak eklemek istiyorum:) İşte böyle, yeni bir el işinde görüşmek üzere:)

4 Mayıs 2017 Perşembe

Matmazel Christina - Mircea Eliade

Çok severek takip ettiğim ve edebi zevkine bayıldığım sevgili blogger arkadaşım Biblio'nun blogunda keşfettim bu kitabı. Kitabımız Metis Yayınevi’nden 1991 yılında çıkmış, yazarın notuyla birlikte 154 sayfa.

Öncelikle yazardan bahsetmek istiyorum çünkü kendisi romanlarından ziyade din tarihi ve felsefe üzerine yazdığı kitaplarla tanınıyor. 1907 Bükreş (Romanya) doğumlu. Üniversitede felsefe okumuş, ardından Hindistan’da Sanskritçe ve Hint felsefesi eğitimi almış. Himalayalar’da bir ashramda 6 ay inzivaya çekilmiş ve ardından Romanya’ya geri dönmüş. Amerika ve Fransa’daki üniversitelerde felsefe dersleri vermiş. Özgeçmişi son derece yoğun aslında. Kitabın başında yazar hakkında verilen bilgiler içinde Eliade’nin edebi eserlerinin bilim adamı kimliğinin gölgesinde kaldığından bahsetmiş.

Kitap 1936’da yazılmış. Ancak roman tahminimce 1900’lerin başında geçiyor. Yakışıklı ve soylu ressam Egor, varlıklı Mosco ailesinin kızı güzel Sanda’nın davetiyle pansiyon gibi işletilen Mosco malikanesinde kalmaktadır. Bir süre sonra bölgede arkeolojik incelemeler yapmak üzere gelen Profesör Nazarie de orada kalmaya başlar. Misafirler her akşam Sanda, 9 yaşındaki garip kızkardeşi Simina ve anneleri Madam Mosco ile beraber yerler akşam yemeklerini. Madam Mosco’nun 30 yıl önce nahoş bir şekilde ölen, köyde hala söylentileri devam eden kız kardeşi Matmazel Christina’nın özellikle Simina ve Madam Mosco üzerinde garip bir etkisi vardır. Egor ve Nazarie'nin anlam veremediği garip olaylar bir süre sonra çok daha farklı şekiller alır...

Romanı beğendim, eski zamanda geçen etkileyici bir gerilim romanı diyebilirim. Yalnız yazar gibi dikkate değer bir potansiyeli olan birinden daha çarpıcı bir roman beklerdim. Zaten yazar da son sözünde bu eserin diğer eserlerine örnek teşkil etmediğini ancak yayıncısının konunun okurların ilgisini çekebileceğini söylemesi üzerine yayınlamaya karar verdiğini söylüyor. Bir de edebi eserlerinde din tarihçisi bilgisinden yararlanmadığını ve konuyla ilgili fikirlerini belirtmek için roman yazmadığını söylüyor ki bence sakıncası olmazdı bunun :) hatta güzel bir şey olur bence yazarların mesleki bilgilerini kurgu eserlerine yedirmeleri. Bunun güzel örneklerinden biri Chantal Deltenra'nin Bebek Töreni romanında görülüyor, yazarın etnolog kimliği romanında fark ediliyor mesela. Matmazel Christina’da Rumen folkloründe önemli bir yere sahip olan vampir efsanesini ele almış yazar. Son sözünde “Amacım, fantastik anlatılarımın hayali evrenlerini yöneten ilkeleri kısaca hatırlatmak ve böylece Domnisoara Christina’y (eserin orijinal ismi), bu gençlik anlatısını , edebi çalışmalarım bütünündeki yerine oturtmaktı,” demiş. Kitap 1992 ve 2013 yıllarında da sinemaya aktarılmış.

30 Nisan 2017 Pazar

Son Sığınak - Reşat Nuri Güntekin

Reşat Nuri Güntekin edebiyatımızın demir taşlarından olan yazarımız, benim de zihnimi dinlendirmek, mutlaka seveceğimden emin olduğum bir şeyler okumak istediğimde başvurduğum bir yazar. Kitaplığımda bir kaç tane okunmamış romanı arasından bu sefer (açıkçası kapağından dolayı) seçtiğim Son Sığınak oldu. İnklâp Yayınevi'nden çıkan 1995 yılında çıkan 10. baskısını okudum. Eser ilk defa 1961 yılında yayınlanmış olup, yazarın son eseri. Kitabın konusuna geçmeden önce, Son Sığınak isminin ben de gençliği arkada bırakmış bir çiftin aşkını anlatan bir hikaye çağrışımı yaptığını söyleyeyim:)

Evet Son Sığınak romanı 231 sayfa ve konusunun benim tahminimle ilgisi bile yok. Hikayemiz bir şirkette katiplik yapan Süleyman Bey'in trenle yolculuk yaparken kardan dolayı yolda kalması ile başlıyor, trende Aandolu'ya yaptığı turnelerle orada adını duyuran şarkıcı Makbule Hanım ile tanışıyor. Tren yolculularının o sırada yapılmakta olan bir düğüne davet edilmesi ile ilginç olaylar da başlıyor. Düğün misafirleri gidince sıkılan hatırlı davetliler oyalanmak için bir tiyatro oynamaya başlar. Başta Makbule Hanım, Hoca diye çağrılan Eyüp, tiyatro sevdalısı mirasyedi Servet Bey, Süleyman'ın askerlik günlerinden arkadaşı boynu bükük Azmi tiyatro sevdası ile yanmaktadırlar. Servet Bey dışında ertesi gün ne yapacağını bilmeyen, kader rüzgarıyla sürüklenen bu kişiler o gece bir tiyatro kurmak üzere sözleşirler. Hepsi bunu bir şaka olarak almışlardır ama aylar sonra Servet Bey tüm hazırlıkları yapıp onları çağırınca çok şaşırırlar. Böylece çalışmalara başlarlar, önce oyuncularını seçerler, sonra Yeni Türk Tiyatrosu ismiyle Dar-ül Bedayi'ye rakip olarak kendilerini tanıtırlar. Sonra Anadolu turnesine çıkarlar. Ama gerek oyuncuların tecrübesizliği, gerek teknik imkansızlıklar nedeniyle başarılı olamazlar. Kısa süre sonra Servet Bey onları yarı yolda bırakıp kaçar. Böylece kendi başlarına kalan grup ise yılmaz ve kendi kendilerine turneye devam ederler, Anadolu'da çeşitli maceralar yaşarlar...

Roman yazarın son romanı olarak geçse de tahminimce yazarın vefatından sonra düzenlenmiş bir kitap. Olaylarda bazı kopukluklar veya değiştirilmiş kısımlar göze çarpıyor. Örneğin trende Süleyman'ın kardeşinin çocuğu ile olması, Makbule'nin bir çocuk evlat edinmiş olması, turne sırasındaysa bunlardan hiç bahsedilmemesini söyleyebiliriz. Sonra 22. sayfada, düğünde ;
"Azmi, Mısır dönüşünde buraya yerleşmiş, bir eczahane açmıştı. Etrafındakilerin muamelesinden kasabanın hatırlı bir adamı olduğu anlaşılıyordu," diye anlatılan Azmi, 50. sayfada "... akşam gazetesinde karın tokluğuna musahhihlik yaparken,... Nerede yatıp kalktığını bilmiyordum. Pek darda kalmadıkça, yani aç kalmadıkça bana uğramaz," diye anlatılıyor. Oyuncuların içinde yer alan doktor, bir yerde Pertev başka bir yerde Reyhan olarak geçiyor. Bunun dışında romanda cinsel göndermeler, kadınların açık saçıklığına dair anlatımlar fazla. Hele Hoca'nın sözleri oldukça şaşırtıcı. Tiyatro grubundaki kadınların sorunları çözmek için sık sık dişiliklerine başvurmaları, bunun için grubun ("onlar bizim kızımız sayılır" diyenlerin bile) erkekleri tarafından cesaretlendirilmeleri, ahlaklı bir adam olarak gördüğümüz Süleyman'ın buna sessiz kalması beni hayal kırıklığına uğrattı.

Kısacası roman Reşat Nuri'nin en az sevdiğim romanı oldu. Ama bence bu bitmemiş ve yazarın gözden geçirmediği bir roman ve kendisinin onayı olmadan basılmış olması ona yapılmış bir haksızlık, madem bu büyük yazarın eserinin gizli kalması istenmedi o zaman keşke başına not düşülseydi (bilmiyorum çok mu acımasız bir eleştiri oldu ama:)- Yalnız goodread'de kitapla ilgili güzel bir yoruma rastladım, Fethi Naci Bey şöyle yazmış;

"Son Sığınak'ta, çoğu zaman, roman dili (yazınsal dil) bir yana bırakılmakta, bu dilin yerini Anadolu Notları'nın röportaj dili (kullanmalık dil) almaktadır... Son Sığınak, tuluat oyuncularına hem övgü, hem ağıt... Son Sığınak, bir bakıma, 'inkılap'a da bir ağıt...
Reşat Nuri, bir tuluat tiyatrosunu dolaştırarak bir yandan Doğu ve Güneydoğu Anadolu gerçekliğini gözler önüne seriyor, bir yandan da -yaşamının sonlarına doğru- parti kadroları, bürokratlar elinde 'inkılap'ın nasıl yozlaştırıldığını, karamsarlığını dile getiriyor. "

Kaynak: https://www.goodreads.com/book/show/17402684-son-s-nak?from_search=true

Doğrusu ben kitaba bu gözle bakamadım, yani karakterler arasındaki ilişkilerden arka plana pek odaklanamadım, bu nedenle yukarıdaki yorumu aydınlatıcı buldum. Keyifli okumalar dilerim.

Resim:http://www.kitaptek.com/u/kitaptek/img/b/s/o/son-siginak20130828110559.jpg

24 Nisan 2017 Pazartesi

Herkes İçin Depresyon Elkitabı - Brian Quinn

Depresyon kelimesi hepimiz için çok tanıdık, belki kendimiz belki bir yakınımız, tanıdığım için mutlaka "depresyondayım", "bir depresyon geçiriyor," demişizdir. Peki depresyonun ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Veya bahsettiğimiz olağan bir üzüntü mü yoksa gerçekten depresyon mu? Birini kaybettiğimizde, sevgilimizden ayrıldığımızda, işten çıkarıldığımızda hepimiz bir üzüntü yaşarız, belki uyku düzenimiz bozulur, iştahımız kesilir, bir süre bir şey yapmak istemeyiz, ama bu durum en fazla bir kaç hafta içinde ortadan kalkar, buna depresyon denmiyor, bu bir duygudurum bozukluğu değil, normal bir tepki...

Konuya geçmeden önce yazar ve kitaptan bahsetmek istiyorum. Nicholas Brian Quinn Avustralya'da yaşayan bir psikoterapist, açıkçası internette yazar hakkında fazla bilgiye ulaşamadım, yalnız alanında bir kaç kitap yazmış. Kitabımız HYB Yayıncılık'tan 2002'de çıkmış, çevirisini ise konuyla ilgili Dr. Ayşen Esen Danacı yapmış ve dip notlarda yazarın verdiği bilgilerin/ilaçların vs. ülkemizdeki durumuyla ilgili bilgiler de vermiş. Ayrıca yayın danışmanlığını da Prof. Dr. Ertuğrul Köroğlu yapmış. Yayıneviyle ilgili olarak şunu da söylemek istiyorum ki bireysel psikoloji,çocuk ve gençlerle ilgili sorunlarla ilgili, eğitici çocuk hikayeleri, sağlık, tavuk suyuna çorba; yüreğinizi ısıtacak öyküler serileri, aşk ve ilişkiler vb. konularda harika kitapları var, basım tarihleri eski olduğundan bulmakta zorlanabilirsiniz belki ama sahaflarda karşınıza çıkarsa mutlaka göz atın.

Kitap 212 sayfa ve 12 bölümden oluşuyor. Psikoloji ilgimi çeken bir konu, iyi kötü bu konuda bir şeyler bildiğime inanıyorum ama bu kitap benim özellikle depresyona bakış açımı neredeyse tamamen değiştirdi diyebilirim. Klasik yaklaşım depresyonlu bireye "hadi kendini zorla biraz, kafanı kaldır ne kadar şanslı olduğunu gör, hayattan keyif almaya çalış," demektir, ne kadar iyi niyetli olsa bile bu yaklaşımın hastayı daha da depresyona soktuğu, bu söylenenleri yapamadığı için kendini daha da suçladığını anlatıyor yazar, en iyi yaklaşım hastanın bir süre "hasta" olmasına izin vermek ve tedaviymiş tabi ki. Başka bir ilginç konu da "distimi", yani kronik hafif düzeyde depresyon. Kişinin depresyonu sürekli bir keyifsizlik, huzursuzluk şeklindedir, hayatını etkileyecek düzeyde olmasa da tabi ki rahatsız edicidir, ama bu durum kader değil ve bu da iyileştiriebilir bir durum, genellikle kısa bir süre ilaç tedavisiyle iyileşme sağlanabiliyormuş, yani hayatınızı fazla etkilemiyor diye bununla yaşamak zorunda değilsiniz.

En önemli bilgilerden biri; depresyon yaşanan kötü bir olay sonucunda meydana gelmiyor aslında, depresyon sadece beyin kimyasındaki bir bozukluktan kaynaklanıyor, yaşanan kötü bir olay, stres bunun ortaya çıkmasına sebep oluyor sadece. Yazar beyin kimyasıyla ilgili kısmı özellikle ilaçlardan bahsettiği bölümde ayrıntılı anlatmış. Bipolar bozukluk, manik-depresiflik, panik atak vb. diğer duygudurum bozuklukları da hem etkileri depresyona benzediğinden hem de depresyonun eşlik edebildiği bozukluklar olduğundan onlar da ayrıntılı ele alınmış.

Depresyonun tedavisi de kitaptaki önemli bölümlerden. Klasik yaklaşım psikoterapi ve şiddetli durumlarda ilaç tedavisidir, ama yazar çok ilginç bir bilgi veriyor, çoğu durumda özellikle hafif ve orta düzeyde depresyonda psikoterapinin fazla işe yaramadığı ve hatta iyi olmayan bir terapist tarafından yapıldığında hastayı daha da kötüleştirdiğini belirtiyor, hafif ve orta düzeyde depresyonun en iyi ilaçla tedavi edildiğini yazmış. Antidepresanlar hakkındaki önyargılarımızı da yıkıyor bu konuda verdiği bilgilerle ve farklı türdeki antidepresanların farklı etki ve yanetkilerini,kimlerde kullanılıp kullanılamayacağını da uzun uzun anlatıyor. Sadece ilaç tedavisi değil, ışıkterapisi, akupunktur gibi alternatif tedavilerden, besin desteklerine kadar her türlü tedavi olumlu ve olumsuz yönleriyle de detaylı anlatılmış.

En başta da dediğim gibi; depresyonun nedenlerini anlatırken geçmişimizde yaşadığımız kötü olayların, travmaların aslında depresyona sebep olmadığı, depresyonun en önemli sebebinin genetik olduğunu belirtiyor, ailesinde depresyon geçirmiş veya duygudurum bozukluğu olan kişilerde de depresyon görülme olasılığı çok yüksek ama korkulacak bir şey yok, bu da nezle, grip gibi bir hastalık ve tedavisi mümkün.

Sonuç olarak ben kitabı çok beğendim, önemli tıbbi bilgiler vermesine rağmen herkes için anlaşılabilir, kolay okunan, harika bir kitap. Siz veya bir yakınınızın böyle bir sorunu varsa veya konuya ilgi duyuyorsanız bu kitaptan çok memnun kalacağınıza eminim. Keyifli okumalar, depresyonsuz günler dilerim.

Resim 1:http://sgk.org/wp-content/uploads/2012/11/depresyon-hastalari.jpg


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...